KARA YAĞMURUMA ÜMİTLİ BİR GÜNEŞ

30 Haziran 2011
0 Haber Yorum

KARA YAĞMURUMA ÜMİTLİ BİR GÜNEŞ

KARA YAĞMURUMA ÜMİTLİ BİR GÜNEŞ

 

SEFA ÇELİKÖRS

 

Kara yağmur, acıyı hissettiğim gün yokluğun içime yaşattığı yalnızlık girdabının çıkış noktasında hüsrana uğradığım, haram gecelerimin tek aynası olan bir korku gibi kötülükle kaplamıştı ruhumu. Her sabah güneşin doğuşunu izlerken, kardeşim Abdullah’la baktığımız o kırmızı evimizin, artık eskisi gibi sadece dış görünüşü değil, içi de kırmızıydı. Hem de hiç olmadığı kadar kırmızı… Düşünüyorum da eski hayatımız ne kadar da güzeldi. Fakir ve saf hayatımız.

Zavallı babam sırf biz aç kalmayalım diye sabahtan akşama kadar Gazze şehrinin sokaklarında ne iş bulursa çalışır, eve eli boş gelmemek için didinirdi. Şükür, bizim dilimizden düşmeyen tek kelimeydi. Ne de olsa düşenin dostu Allah’tı. “Tut elimden kaldır beni yarab” sözünü, resmen annem dilime mühürlemişti. Ve ben Allah sözcüğünü hiçbir zaman dilimden düşürmemiştim.

Ama şimdi düşünüyorum da her şey geride kaldı. Sanki zaman bizi bir kısır döngüye atıp çevirdikçe tüm kötülük, kara bulutlar aracılığıyla yağmur gibi üzerimize yağmıştı.  Filistin’de çocuk olmak… Niye bu kelime aklıma geldiğinde hep bir gariplik duyarım bilmiyorum. Canımdan çok sevdiğim annem ile ablamı düşmanlardan kurtarmaya çalıştığımda elimdeki taş bizim tek silahımız ve korunağımızdı. İşte o gün çocuk olduğumu unutmuştum ben.

Henüz on iki yaşındaydım. Bir sabah hep beraber ailece kahvaltı sofrasına oturmuştuk. Ailemle beraber olmak bana o kadar huzur veriyordu ki… Normalde bizim kapımızı pek kimseler çalmazdı. Ama o gün kapının çalınışında bir telaş ve tedirginlik vardı. O an annemle babamın yüzüne baktığımda bir korku, o masum yüzlerini kaplamıştı.

Ne olmuştu da annemle babam bu kadar korkmuştu anlamamıştım. Babam kapıya doğru yürümeye başladığında annem ağlamaya başladı. Ablam Hatice’de bir şeyler olduğunun farkındaydı. Ama kardeşim Abdullah henüz beş yaşında olduğu için hiçbir şeyin farkına varamıyor, sadece eliyle saçıma vurup, yüzüme dokunarak gülüyordu. Yaklaşık on dakika sonra babam içeri girip, anneme bir şeyler söyledi:

— Rukiye korkulan şey ne yazık ki gerçekleşmiş. İsrail askerleri yine toprağımıza girmişler. Şu an bizim üst mahalleyi işgale başlamış, çoluk çocuk demeden herkesi öldürüyorlarmış, dedi.

Annem ise tedirgin bir halde:

  • Peki, ne yapacaksın Hüseyin? Ne olacak şimdi, dedi.

—Yapacak hiçbir şey yok Rukiye, ben de diğer kardeşlerimiz gibi gidip bu direnişe katılıp toprağımızı kurtaracağım. Babamın bu sözünün üzerine annemin ağlama sesi yükseldi:

—Peki, biz ne yapacağız Hüseyin. Üç çocukla tek başıma neylerim ben?

Babam ise:

—Korkma Rukiye Allah’tan ümit kesilmez. Hem biz ne kadar erken müdahale edersek o kadar çabukta önleriz bu savaşı. Eğer şimdi gitmezsem çok yakında buraya da gelirler, o zaman ne yaparız tek başımıza söylesene, dedi.

Babam o gün bize veda ederken hepimizi tek tek kucakladı. En son evden çıkarken bana dönüp:

— Halim, oğlum ben yokken ev sana emanet. Artık evin erkeği sensin. Annene, ablana, küçük kardeşine iyi bak oğlum, dedi.

Babamın bu sözünün üzerine ben de ağlamaya başladım. Korktuğumu belli etmemek için sözlerimi iç dünyamda haykırıyor: “Ne olur gitme baba” diyordum. Ama şimdi anlıyorum ki babamda çaresizdi. Gitmeliydi; çünkü gitmek ya bir kurtuluş ya da bir son olacaktı bizim için. Kalış ise ebediyen yok olmaktı Filistin’de. Babamın gidişi evimize bir yokluk getirmiş, eve aldığımız erzak tükenme noktasına gelmişti. Kaç gece aç yattığımızı kim bilebilirdi ki?

Bir gece vakti Abdullah’ın yemek diye haykırarak ağlayışı halen kulaklarımda. Ablamla ben açlığa alışmıştık. Annem üzülmesin diye ona hiçbir zaman açlığımızı belli etmedik. Ama Abdullah o daha çok küçüktü. Elinden gelen tek şey ağlamaktı. Onun o küçük haykırışları bizi büsbütün perişan ediyordu. Ona ne bağırmaya ne de incitmeye hiçbir zaman kıyamadım. Çünkü o çocuktu ve ben de onun ağabeyiydim.

Babam evden gideli yaklaşık iki ay olmuştu. Ama ne bir haber vardı ondan ne de bir ses. Geceler, o günden sonra bulunmak istemediğim tek konum olmuştu. Çünkü her akşam atılan bomba sesleri birer haram gecelere dönüşmüş, beni gecelere küstürmüştü. Zaten sabahların da geceden farkı yoktu ki. Duman ve kan kokusu havamız, bomba sesleri ise uykularımızın kâbusu olmuştu.

Peki, neydi bu? Niye bizim başımıza gelmişti? Ya da bizim suçumuz neydi? Hiçbir anlam veremiyordum. Bir gün yolda gizlice yürürken birkaç yaşlı Filistinlinin konuşmasını duydum. Güya bizler yani eski Filistinliler bundan yıllar önce topraklarımızın bir kısmını İsraillilere satmışız. Şimdi ise İsrailliler topraklarını almak için bize savaş açmışlar. Aslında buna hiçbir zaman inanmak istemedim.

Düşman askerinin yaptığı tek şey sömürgeydi. Çünkü Filistin fakir ve silah bakımından yoksul bir ülkeydi. Hem onlar haklı olsa bile bunu yapmaları gerekmezdi ki. Yaptıkları şey sadece petrol uğruna vahşetten öte bir şey değildi. Onlar benim gözümde masum insanların canına kıyan birer cani; ama gel gör ki bu iman dolu kalbim yine de sabır diyordu. Her şeye rağmen gerçek bir sabır... Çünkü bunca insanı haksız yere öldürmek bu kadar basit olamazdı.

O günü hiç unutmadım. O gün diyorum; çünkü hafızama kazınan en büyük acılı günlerden birisiydi. Günlerden pazardı. Hiç unutmam bir yerde bedava ekmek dağıtıyorlardı. Ne yapıp edip sonunda bir tane alabilmiştim. O kadar çok karnı aç insan vardı ki herkes birbirini eziyordu bir tane ekmek alabilmek için. Ekmeği aldıktan sonra koşarak eve gelmiştim. Sevinç içinde ekmeği Abdullah’a uzattığımda sanki dünyalar onun olmuştu.

Bir süre sonra dışarıdan birtakım sesler geldi.  Pencereden dışarıya baktığımda havada bir mermi sesi koptu. Evet, düşmanlar sonunda bizim mahalleye de gelmişlerdi. Hemen annemle kardeşlerimi evin odasına sakladıktan sonra ben de dışarı çıkıp elimden geleni yapmaya, savaşmaya karar verdim. Evet, savaşacaktım. Onlar silahlarla, tanklarla, ben de taşlarla ve sapanımla. Tam dışarı çıkarken annem arkamdan bağırdı:

—Oğlum Halim gitme ne olur hadi buraya gel, dedi.

Ama ben çoktan dışarı çıkmıştım. Bütün Gazze halkı sanki oradaydı. Herkesin elinde taş karşılarında ise büyük tanklar. Düşmanlar tek tek herkesi silahlarla tarıyordu. Küçücük çocuklar, genç, yaşlı insanlar bir an da kan çanağına dönmüş, bir feryat figan kopmuştu Filistin’in bu gariban şehri Gazze’de. Herkesin yüzünde aslında bir yokluğun belirtisi ve en büyük acısı vardı. O an kaçmaktan başka hiçbir çarem yoktu. Eve dönüp hemen annemle kardeşlerimi aldım. Tam dışarı çıkarken düşman askerleri evimizin kapısını kırdı. Abdullah’ı hemen odaya kapattık. Elimdeki taşı kaldırıp bize doğru gelen askerin kafasına vurdum. O ise elindeki silahı ters çevirerek kafama vurmuş ve beni bayıltmıştı.

Gözümü açtığımda uyku ile uyanıklık arasındaydım. Kulağımda ise sadece Abdullah’ın o can alıcı ağlayış sesi vardı. Kendimi toparladığımda alnımdan kan aktığını gördüm. Birden aklıma annemle ablam geldi. Hemen evin bütün odalarına koşarak girdim. Ama keşke o anı hiç görmeseydim. Ya da o an hiç yaşamasaydım. Çünkü annem ve ablam yerde kanlar içinde cansız bir şekilde yatıyorlardı.

İkisi de kana bürünmüş, şehitliğin verdiği masum ifadeyle birbirlerine sarılmış şekilde yerde yatıyorlardı. Sessizce yere eğilip ikisinin de alnına birer öpücük kondurdum. Ölüm diyordum içimden ama yok bu sefer içimde değil dilimle haykırıyordum: “Ölüm bu kadar adi ve basit olamaz” diye. İşte şimdi Abdullah’la ağlamaya başladım. Bağırarak, haykırarak, çaresizce kendimi yere vurarak ağlıyordum. Çünkü babama verdiğim sözü yerine getirememiş, aileme sahip çıkamamıştım. Bundan da ötesi canımdan iki can gitmişti.

O günden sonra babamdan da ümidi kesmiştim. Artık kalbimde üç kişinin yası vardı. Hem de hiç bitmeyecek olan bir yas. Abdullah, canım kardeşim benim. Artık ona ağabeyden öte bir anne ve baba olacaktım. Ailemin yokluğunu ona hissettirmeyecektim. Hem artık kendimizden başka kimimiz vardı ki bizim. Her gece ağladığı için Abdullah’la uyuyordum. Bana her gün annemi, ablamı, babamı soruyordu. Ben de türlü yalanlarla onu kandırmaya çalışıyor, bir gün geleceklerini söylüyordum.

Küsmüştüm, Rabbim ve Abdullah haricindeki herkese. Herkes dediğim ise komşularımız ve arkadaşlarımdı. Ama çoğu ölmüş, kalanlar ise Gazze’yi terk etmişti. Ne yapacağımı hiç bilmiyordum. Vatan desen çoktan elden gitmişti zaten. Kendimden önce düşünmem gereken tek kişi artık Abdullah’tı. Kaç gündür de açtık. Artık onu çikolata kâğıtlarıyla kandıramıyordum. Ve o gün hayatımda hiç yapmadığım ve ömrüm boyunca yapmaya yeltenemeyeceğim bir şeyi yaptım: Hırsızlık.

Aslında yaptığım şey hırsızlık değildi, perişanlıktı. Kardeşimin ağlamasına daha fazla dayanamayıp, mahalledeki terk edilmiş bir eve girdim. Amacım sadece bir ekmek bulabilmekti. Evinde annesi ve babası olan her çocuk karnını doyurabiliyordu. Ama bizde ne anne vardı ne de baba. Girdiğim evde tek bulduğum şey bir gün daha kalırsa küflenecek olan bir ekmekti. O gün Abdullah’la karnımızı o ekmekle doyurmuştuk.

Bu düzenin böyle olmayacağını biliyordum. Çünkü bizim de gitme vaktimiz gelmişti. Abdullah günden güne zayıflıyor ve durmadan hasta olup ateşleniyordu. Yine bir gün yolda gizlice yürürken birtakım konuşmalara şahit oldum. Yabancı birkaç ülke savaşta kimsesiz kalan çocuklara sahip çıkıyor, onları bir çadırda barındırıp yemek veriyorlarmış. Eğer bu hayatta tek olsaydım bunu asla yapmazdım. Çünkü ben hayatta kimseye muhtaç olmak istemedim. Ama Abdullah için yapmak zorundaydım, oraya gitmek, onlardan yardım istemek tek çaremdi.

Bir elimde tuttuğum eliyle Abdullah diğer elimde ise üşümemesi için annemin ona diktiği yünlü hırkası, Gazze’nin duman kokulu şehrinde yürüyorduk. O kadar dalgın ve bitkindim ki artık konuşmayı unutmuş, etrafa boş gözlerle bakıyordum. Yabancı ülkelerden gelen kişilerin bulunduğu yere doğru yaklaşmıştık. Tam vardığımızda bana hiçbir şey sormadılar, herhalde halimizden savaş mağduru olduğumuz apaçık belliydi.

Sadece benim ve kardeşimin ismini alıp bir çadır gösterdiler. Daha sonra ise sıcak bir çorba... Bir an gözlerim yaşlara bürünmüştü. Annemin o sıcak çorbası gelmişti aklıma. Düşündükçe gözlerim bir yaş istilasına uğramış ve gözümden akan her bir damla bir an annemin sıcaklığını bu bitkin bedenim ve ruhumda hissettirmişti. Ama bir an tekrar durup, gözlerimin yaşlarla olan bu samimiyetini hemen kestim. Çünkü Abdullah için güçlü olmak zorundaydım. Kendimi toparlayıp günlerdir hatta ayladır yapmadığım şeyi, uyumayı biraz denedim.

Aylardır ilk kez rahat bir şekilde uyumuştum. Gözlerimi açıp çadırdan yüzüme yansıyan güneşe baktım. Güneşi küçüklüğümden beri çok severdim. Ama aylardır birbirimizi görmüyorduk sanki. Bir yanda içimdeki ölüm korkusu, bir yanda da açlık ve sefalet güneşle beni birbirimize unutturmuştu. Uykuyla olan ilişkimi hemen kesmiş, gündüze masum ve sessiz bir şekilde merhaba demiştim.

O an bir korku acıyla içimi kaplamıştı. Çünkü Abdullah çadırda yoktu. Hemen bağırarak dışarı çıktım. Herkes bana bakıyordu. Ben ise yana yakıla Abdullah diye bağırıyordum. Birden çok tanıdık bir ses arkamda abi diye bağırdı. Sırtımı döndüğümde bir an da içimde alevlenen ateş büyük bir suyla söndürülmüştü. Abdullah karşımda gülümseyerek bana bakıyordu. Hemen kucağıma alıp:

 

  • Neredeydin sen Abdullah? Niye benden habersiz dışarı çıktın, dedim.

Abdullah ise:

  • Abi sen uyuyordun. O kadar kalk dedim; ama kalkmadın. Bak orada bir sürü arkadaşım oldu hem. Deyip üzgün bir ifadeyle yüzüme bakıyordu. Hemen ona sarılıp arkadaşlarının yanına tekrar gitmesini söyledim

Tam çadıra girerken yabancı biri karşıma dikildi. Filistinli olmadığını anlamıştım. Herhalde bize yardım eden yabancılardan biri olsa gerek diye düşünüyordum. Birden bizim dilimizden konuşmaya başladı:

  • Merhaba. Ben bir Türküm ve Türkiye’den geliyorum. Adım Özkan, dedi.

Bu yabancının sadece yüzüne bakıyordum. İçimden hiç onunla konuşmak gelmiyordu. Daha önce kendimizden başka gördüğüm ve çok iyi tanıdığım tek yabancı İsraillilerdi. Aslında kendimizden başka yabancıları hep birer İsrailli olarak görüyordum. O güne kadar da hep öyle görmüştüm. Ben bu düşüncelerin içerisindeyken karşımdaki Özkan isimli genç konuşmasına devam ediyor ve elini omzuma atıyordu:

  • Bana anlatmak istediğin bir şey var mı? İstersen biraz konuşalım, dedi

Ne anlatayım ona, neden bahsedeyim? Hep okumak istediğimi, hep o zengin çocukların okula giderken arkalarından bakıp sırf babam üzülmesin diye söyleyemediğimi mi ya da annemin ve ablamın nasıl öldüğünü, kanlar içinde yerde yatarlarken onlara sarılıp nasıl ağladığımı, ölümü, yoksa sağ mı bilmediğim ve ardından yas tuttuğum babamı mı? Neyi anlatayım ona ha neyi?

İlk kez ailem dışında bakışlarında bir sıcaklık ve samimiyet hissettiğim tek kişi karşımdaki bu genç Türk çocuğu olmuştu. Ama yine de konuşmuyor, sadece yüzüne bakıyordum. O konuşuyor ben sadece dinliyordum. Konuşmalarından çıkardığım sonuç o da benim gibi Müslüman’dı. Sonra tekrar elini omzuma atıp soru sormaya devam etti:

  • Adın ne senin?

Ona sessiz ve bir o kadar da sert cevap verdim:

  • Adım Halim, dedim.

Ona tek söylediğim şey adımdı. Ama sanki karşımda durup içimi okumuş, bana “bekle” deyip yanımdan ayrılmıştı. Beş dakika sonra elinde bir kalem ve defterle geri dönmüş, tekrar karşıma geçip bir tebessümle konuşmasına devam etmişti:

  • Bak sana ne getirdim? Dedi.
  • İyide ben okuma yazma bilmem ki boşuna getirmişsin dedim.
  • Ben sana öğretirim eğer istersen tabi
  • Nasıl olacakmış o?
  • Bak burada kaldığım sürece elimden gelen her şeyi yaparım. Sen de öğrenmeye çalışırsın olur mu? Dedi.

Bir müddet hiç konuşmadan durduk. Birden bana dönüp:

  • Hadi biraz kendinden bahset olur mu? Dedi.

Aylardır söyleyemediğim ve bir ömür boyu hep içimde kalacak olan o acı dolu içimin hatıra defterini açıp kalbimden dilime doğru bir yol aldım. Ve ne var ne yoksa hepsini Özkan’a anlattım. Ama o yüzünde eksik olmayan tebessümle halen gülümsüyor, acıdığını belli etmemek istiyordu. Meğer ne kadar çok konuşmaya ihtiyacım varmış, onu o an anladım ve hiç susmadım. O sustu, sadece ben konuştum. Konuştum. Konuştum.

Özkan’ın bana en çok söylediği şey “Babandan ümidi kesme” lafıydı. Ve ben o gün kalbimdeki ümitle Allah’a, babamın dönmesi için hep dua ettim. Özkan her gün hiç bıkmadan bana okuma yazma öğretmeye çalışıyor, az çok da Türkçe öğretmek istiyordu. Yine bir gün sohbet ederken bana:

— Bak Halim belki seninle aynı kandan değiliz. Ama biz seninle din kardeşiyiz. Kardeş nedir bilirsin değil mi? Uğruna ölmek, onu canından çok sevmek, yanından hiç ayırmamak… Sen çok iyi bir insansın artık üzülme ve kendini ezdirme. Sen dimdik ol ki Abdullah da seni örnek alsın. Sen sağlam ol ki seni değil bu savaşın verdiği acı zulüm,  düşman surları bile yıkamasın, dedi.

Düşünüyorum da Özkan’ın bana yaptığını aslında hiç kimse yapmazdı. Kim hiç tanımadığı birini sırf mağdur olduğu için ona el atmak amacıyla dünyanın öbür ucuna gider? Evet, Özkan’la aramızda hiçbir kan bağı yoktu. Ama bana ve Abdullah’a gerçek bir abi gibi olmuştu. Ben ve Abdullah düşman askerlerinin ve diğer yabancıların bizi gördüklerinde tiksinerek bakıp hayvan yerine koydukları birer insandık onlara göre.

Ama Özkan bize insan olduğumuzu hatırlatan bir gerçek eldi. Çünkü onun sayesinde her şeye artık içimdeki ümidimle bakmıştım. Hatta o savaş çerçevesi altında onun sayesinde okuma yazma bile öğrenmiştim. Özkan’a baktıkça en çok aklıma gelen şey kardeşlikti. Çünkü onun o içindeki mutluluk teşnesi bir varlığa abes gelmiyordu. Tabi sadece kendimi düşünmüyordum. Diğer Gazze halkı da perişandı. Belki de Özkan’ın sayesinde ben de onların bir ümidi olacaktım. Hem de umutlu bir ümit.

Özkan’dan alıp, adını kardeşlik koyarak, hiç incitmeden bir cam fanusa koyduğum o hassas duygu, beni yüceltmiş, hayata bir başka gözle bakmamı sağlamıştı. Çünkü dimdik olmazsam yenilgiye her zaman maruz kalacaktım. Aslında her Filistinli çocuğa Özkan gibi bir kardeş, gerçek bir dost lazımdı. Şu an herkes benim gibi düşünse hemen bu durumdan kurtuluruz heyecanı içerisindeydim. Bu açıdan kendimi şanslı hissediyordum.

Özkan ve arkadaşları her üç öğün mağdur olup, çadıra gelen tüm Filistinlilere yemek veriyor, onların dertlerini dinleyip, derman olmaya çalışıyorlardı. Onlara sorulan her soru cevap niteliğinde alınan birer gül demetine dönüşüyor ve her Filistinli aylardır yapmadığı şeyi yapıp müteşekkil bir ifadeyle gülümsüyordu. Ama onlarında herkes gibi veremeyeceği tek cevap vardı “Bu savaşın ne zaman biteceği”

Bir gün kaldığımız çadırın içinde Abdullah’la yemek yerken Özkan içeri girip bize eşlik etti. Ama yüzünde üzgün bir ifade vardı. Onu hemen anlamıştım “neyin var” dediğimde ise yine elini omzuma atarak konuşmaya başladı:

— Halim, artık gitme vakti geldi. Şu an dışarıda arkadaşlarım beni bekliyor. Biliyorsun Türkiye’de ailem var. İnan ki bu hayatta tek olsaydım sizinle burada kalırdım. Ama şu an gitmekten başka çarem yok. Beni anlıyorsun değil mi?

Onu anlıyordum ya da anlamak zorundaydım. Gitmesi benim için çok kötü olacaktı. Ama onun bir ailesi vardı. Onu bekleyen annesi, babası, kardeşleri… Bu sefer son hamleyi ben yaptım ve elimi onun omzuna koyarak “abim” diyerek sarıldım. Özkan son olarak Abdullah’ın da alnından öperek dışarıya çıktı. Ve tam kendi arabalarına binerken bana dönüp:

— Elbet bir gün baban dönecek Halim. Sakın ola ki kendini bırakma sen dimdik ayakta durdukça ben hep mutlu olacağım kardeşim. Bir gün bu savaş sona erecek ve sen o ümit bağladığın umudunla gerçek bir kurtarıcı olacaksın. Buna bütün kalbimle inanıyorum. Allah her daim yardımcın olsun. Diyerek arabaya bindi.

Özkan bana uzattığı gerçek kardeşlik eliyle ona ömrüm boyunca dua edebileceğim bir iz bıraktı ruhumda. Meğer bu dünyada ne iyi insanlar varmış lafı bana sadece göre Özkan için geçerliydi. Bir insana el uzatmak belki de bu dünyada yapılabilecek en büyük iyiliğin başında gelir. Abdullah ve ben bunu çok iyi anlamış ve Özkan’ı abimiz olarak kabul etmiştik.

Yine unutamadığım günlerden biriydi. Günlerden Cuma. O gün Abdullah’ı da yanıma alarak Cuma namazı için camiye gittik. Namaz çıkışı etrafta dolaşmak bizim için sakıncalıydı. O yüzden hemen kaldığımız çadırların yolunu tuttuk. Tam çadırın önüne geldiğimizde bizim bulunduğumuz çadırın içinden bir ses geldi, hem de tanıdık bir sesti. O an içime bir umut doğdu. Sonra yavaşça çadırın bezini kaldırıp, içeride bulunan kişiyle göz göze geldik:

  • Baba baba diye bağırdım.

Evet, karşımda duran ve masum gözleriyle yüzüme bakan babam Hüseyin’di. Sevinç ve gözyaşı içinde ona sarıldığımda çocukluğuma geri dönmüştüm. Babam Abdullah’ı da kucağına alarak bize sımsıkı sarıldı. Meğer o da ne zamandır bizi arıyormuş. Annem ve ablamı söylediğimde babamın gözyaşları bir sele dönüştü. Ama o da biliyordu ki annem ve ablam şu an şehitlik makamında gökyüzünde bizi izliyorlardı.  Şu an onlar için yapmamız gereken tek şey duaydı. Ve ben son nefesime kadar onlara hep dua edecektim.

Artık çadırdan ayrılma vaktimiz gelmişti. Eski evimize geri dönmeyecektik. Biz üç erkek Gazze’den ayrılıp başka bir kente gidecektik. Düşünüyorum da insanın annesi ve babası yanında olduktan sonra ne savaştan ne de başka bir kötülükten korkmuyor. Belki de bu savaş hiç bitmeyecek ve her gün dökülen kanlardan çıkan ibretlik sonuçlar bu masum insanların ahında birikecekti. Filistin halkının öcünü alabileceği tek yer kesinlikle ahiretti. Kim bilir belki de bu dünyada da olabilirdi. Ama biz öcümüzü onlar gibi değil tıpkı Özkan gibi alacaktık. Kardeşlik ruhumuz yaşadıkça varlığımız insan olduğumuzun tek aynası olacaktı. Ve değil İsrail tüm dünya Filistin’in bu üstünlüğünü kavrayabilecekti.

Özkan… Ona hep içimden, kalp sesimden mesajlar gönderiyordum. “Bak bana uzattığın ve unutulmaya yüz tutmuş olan o kardeşlik abidesi bizi az da olsa huzura kavuşturdu. Ama kendi adıma konuşmak gerekirse artık gönlüm huzurlu hem de hiç olmadığı kadar…” diyordum. Tam çadırdan ayrılıp bir kamyonete binerken arkamızdan biri bağırdı. Arkamı döndüğüm de ise Filistinli bir genç bana bakıyor ve bir mektubunuz var diyordu

Bize kim mektup gönderebilir ki? Diye düşünüyordum. Mektubu elime aldığımda üzerinde Özkan yazıyordu. Özkan, demek bizi unutmamış. Şimdi bir arabanın içinde babam, Abdullah ve ben başka bir şehrin yolunu tutmuş gidiyoruz. Kalbimde silinmez acılar olsa da, mutluyum. Yolda giderken Özkan’ın bana gönderdiği mektubu okumaya başladım. Tabi hayretle, yine her şey içine doğmuş:

“Halim kardeşim. İçimden bir ses artık senin üzülmediğini ve her güne yeni bir umutla başladığını söylüyor. Seni ve Abdullah’ı sakın unuttuğumu zannetme çok yakında yine yanınıza geleceğim. Sen insan olarak çok değerlisin. Senin gibi kardeşim olduğu için mutluyum. Acılarının bittiği gün o kalbindeki gül bahçesi kendini yeşertmeye bırakacaktır. Emin olduğum tek şey ne biliyor musun içinin huzurda olması. Hoşça ve sağlıcakla kal ve her daim mutlu ol.”

Kara yağmuruma ümitli bir güneş doğmuştu. Hem de öyle bir güneşti ki ne geceleri ne de gündüzleri sönmeyen tek ışığımdı. Şimdi yepyeni bir hayata merhaba demeye hazırlanırken içimdeki ben sırdaşım; yüreğim ise tek yoldaşımdı. Kim bilir belki ikisini birleştirirsem o zaman mükemmelliğin saflığı olan bu şeffaf kalbim kendini koruması için bir sadakat çemberine dönüşür.

Yorumlar(0)
Facebook hesabınızla yorum yapın:




Veya Facebook'a bağlanmadan yorum yapın:

Rumuz veya Ad/Soyad*

E-posta*
(E-posta adresiniz sitede görünmez)

Yorumunuz*




(Yukarıdaki güvenlik kodunu giriniz)

KAĞIZMAN'DA NOBETCİ ECZANELER

BU HAFTAKİ NÖBETCİ ECZANELER

PAZARTESİ-ŞİFA ECZANESİ

SALI--NUR ECZANESİ

CARŞAMBA-ALTUN ECZANESİ

PERŞEMBE--ARAS ECZANESİ


CUMA---KAĞIZMAN ECZANESİ

CUMARTESİ,YASİN ECZANESİ

PAZAR--TAMER ECZANESİ

BİZLERDE KAĞIZMANFM OLARAK HASTALARA ACİL ŞİFALAR DİLERİZ,



PLAYER TUŞUNA BAS,KAĞIZMANFM CEPTEN CANLI DİNLE,

 
AnketAnket

YENİ TEMAMIZI NASIL BULDUNUZ,

İDARE EDER,
NORMAL
İYİ
ÇOK GÜZEL,
Son YorumlarSon Yorumlar
Anasayfa'ya Git Anasayfa
Foto Galeri Foto Galeri
Video Galeri Video Galeri
Yazarlar Yazarlar
Yazarlar Künye
Yazarlar İletişim
Bu sitede yayınlanan içerik izinsiz veya kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Yazılım: Codec Haber